Büyükelçi’nin İssue dergisine verdiği röportaj, Haziran 2013 [fr]

Çocuklarına Türk isimleri verecek kadar kendilerini Anadolu insanına yakın hisseden Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Laurent Bili ve zarif eşi Sabine Bili, Issue’yu rezidanslarında misafir etti. İş ve özel hayatı üzerine renkli bir sohbet gerçekleştirdiğimiz Büyükelçi Bili, Paris’ten sonra en uzun süre yaşadığı şehir olan Ankara’da kendilerini evlerinde gibi hissettiklerini belirtti ve ekledi: “Ankara’nın renkleri bizi çok etkiliyor.”

Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Ekselansları Laurent Bili, Issue dergisine Türkçe röportajı verdi.

JPEG

Röportaj: M. Ferhat YÜKSEL
Fotoğraflar: Ömer BEDEL

“ANKARA’NIN RENKLERİ BİZİ ÇOK ETKİLİYOR”

Çocuklarına Türk isimleri verecek kadar kendilerini Anadolu insanına yakın hisseden Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Laurent Bili ve zarif eşi Sabine Bili, Issue’yu rezidanslarında misafir etti. İş ve özel hayatı üzerine renkli bir sohbet gerçekleştirdiğimiz Büyükelçi Bili, Paris’ten sonra en uzun süre yaşadığı şehir olan Ankara’da kendilerini evlerinde gibi hissettiklerini belirtti ve ekledi: “Ankara’nın renkleri bizi çok etkiliyor.”

1995 yılında Büyükelçilik Başkatibi olarak Ankara’da üç yıl görev yapan Bili, 13 yıllık bir aranın ardından 2011’de Büyükelçi olarak Ankara’ya döndü. Akıcı Türkçe’si ve samimi tavırlarıyla dikkat çeken Büyükelçi Bili ile Türk-Fransız ilişkilerinden Türkiye’deki günlerine, aile hayatından Anadolu insanıyla kurduğu gönül bağına uzanan keyifli bir söyleşi yaptık.

Türkiye-Fransa ilişkilerinin zora girdiği bir dönemde Büyükelçi olarak Türkiye’ye atandınız. Neler hissettiniz?

Aslında ben geldiğimde ilikşiler o kadar kötü değildi. Atandıktan birkaç ay sonra durum biraz zorlaştı. Fransa ile Türkiye arasında çok uzun, olumlu ve müspet bir ortak tarih var. Ben de her zaman bu düşünceyle çalışmaya devam ettim. Bu zor sürecin geçeceğini düşündüm. Bundan sonra da bir Büyükelçi olarak bu durum ve gerginliği minimize edebilirsem çok faydalı olacak.

Ankara ve Trabzon’da bulunduğunuz dönemlerde Türkiye ile kurduğunuz gönül bağının, sevginin kaynağı nedir?

2011 yılında Türkiye’ye atanmadan önce staj yapmak ve Türkçe’mi ilerletmek için 1 ay Trabzon’da dil kursuna gittim. Benim için çok enteresan bir dönem oldu. Yurtta kaldım ve günde 6 saat dil eğitimi aldım. Kitapçıda, restoranda, sokakta esnaf ile her yerde Türkçe konuştum ve herkes bana çok yardımcı oldu. Bu özel ilişkiyi anlatmak o kadar kolay değil. Daha Anadolu’yu tanımadan buraya yakınlık duydum. Eşimle beraber çok kısa süre içinde kendimizi evimizde gibi hissettik. Ankara ve Anadolu’da her zaman çok mutlu olduk. Bu hissi anlatmak mümkün değil.

Neden Trabzon?

Stajımı yapmak için daha küçük, tarihi ve geleneksel bir şehri tercih ettim. Büyük bir ihtimalle büyükelçi olacağımı biliyordum ve kimseye yalan söylemek istemedim, orada daha normal bir şekilde davranabileceğimi düşündüm. Trabzon’u seçme nedenlerimden birisi de, daha geleneksel ve muhafazakar bir tecrübe yaşamaktı. İlk görevim esnasında, Türkiye’nin hemen hemen her yerine, hatta Zaho’ya ve Habur sınır kapısına kadar bile gitmiştim ama Trabzon’a hiç gidemediğim için, bu eksikliği telafi etmek istedim. 1 ay gibi kısa bir süreydi ama benim için değişik bir tecrübe oldu.

TRABZONLULARLA UMUDU PAYLAŞTIM

Fransa’nın Brötanya Bölgesi’nde büyüdünüz, Trabzon ile karşılaştırdığınızda benzerlikleri var mı?

Trabzon’a gidince yakınlık hissedeceğimi biliyordum. İklim, insanların davranış şekilleri ve bir de futbol açısından çok benzerlikler gördüm. Örneğin 2011’de Trabzonspor ve Fenerbahçe arasındaki lig şampiyonluğu yarışını, Trabzon’da staj yaptığım dönemde kaldığım yurdun sahibi, dostum Atilla Bey ile seyrettim ve eski hatıralarım aklıma geldi. 1971’de Rennes ve Paris arasındaki çekişmeyi hatırlattı. Trabzonlularla umudu paylaştım ve kendimi evimde hissettim. Karadenizliler de Brötanyalılar gibi ilk bakışta çok sıcakkanlı insanlar değil ama tanımaya başladıkça durum değişiyor ve kapı bir kere açıldığı zaman hayat boyu hiç kapanmıyor.

Çocuklarınıza da Türkçe isimler verdiniz...

Evet, onlara Volkan ve Tayfun isimleri vererek sembolik bir jest yapmak istedik ve Türkçe isimlerini Fransızca’dan (Aurelien ve Florian) önce kullandık. Çocuklarım isimleriyle gurur duyuyor ve kendilerini özel hissediyor. Üstünde Türkçe isimleri yazan, Trabzonsporlu futbolcuların imzaladığı formaları bile var. Eşim ve çocuklarım cumartesi sabahları 1,5 saat özel Türkçe dersi alıyor.

Türkçeniz oldukça iyi. Tercüman kullanma ihtiyacı duyuyor musunuz?

Son zamanlarda kendime bu konuda daha çok güveniyorum. 1 ay önce Kanal 24’te 50 dakika süren bir canlı yayına katıldım ve tamamı Türkçe oldu. Türkçe’yi çok seviyorum ama ana dilim değil ve biraz geç öğrenmeye başladım. Bakanlıklardaki görüşmelere sık sık tercümansız gidiyorum. Geçenlerde 50 ülkenin yer aldığı Budapeşte süreci ile alakalı bir toplantıya katıldım. Konuşmacıların tamamına yakını İngilizce ve Rusça tercih ediyordu. Fransızca kullanmam mümkün değildi. Ben de konuşmamı Türkçe yaptım ve Türkçe konuşan tek temsilci oldum.

Türkiye’deki ilk döneminizle bugün arasında ne gibi farklılıklar gözlemlediniz?

Çok şey değişti ve değişmeye devam ediyor. Türkiye zenginleşti. Özellikle 2006’da tatil için Anadolu’yu gezdiğimizde yolların inanılmaz şekilde geliştiğini gördük. Siyasette de istikrar var. Eskiden Türkiye tek düşünceli yaşıyordu ama bugün daha fazla bakış açısı var ve insanlar açık açık tartışabiliyor. Ben 1991 yılında Türkiye’ye ilk geldiğimde Kürtlerin varlığı kabul edilmiyordu, 95’te döndüğümde ise Kürt meselesi ve Kürt realitesi olduğu konuşulmaya başlamıştı. Son bir sene içinde de çok şey değişti. Bir terör sorunu olduğu çok açık bir gerçek ama bunun yanında bir siyaset yolu olduğu da çok konuşuluyor. Yani her şey artık daha açık bir şekilde konuşulabiliyor. En önemli gelişim de bu zaten; Yine gördüğüm kadarıyla Türk Ceza Kanunun 301. maddesi bu tür konularda artık çok kullanmıyor. Türkiye’de laiklik kavramı da değişti. Laiklik, herkes dinini serbest bir şekilde yaşayabilirken, kamusal alanda da tarafsız olunmasını gerektiriyor. Bu tarafsızlığın şart olduğunu düşünüyorum.

TÜRKİYE’DE 400 FRANSIZ FİRMASI

Türkiye’deki Fransız etkisinin siyasette, eğitimde, mimaride ve Fransızca kelimeler ile Türkçe’de ne kadar yoğun olduğunu görüyoruz. Bu tarihi bağları korumak ve güçlendirmek adına ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Türkiye ile 150 yıllık bir iş birliğimiz var. Bu bugün de devam ediyor ve güçlendirmek için Fransız özel sektörünü Türkiye’ye daha fazla getirmek istiyoruz. Eskiden Fransız özel sektörü Türkiye’de o kadar güçlü değildi. Benim Türkiye’de ilk görev yaptığım dönemde Fransız firma sayısı iki haneliydi şimdi ise 400’e yakın firma var ve Türkiye’ye gelmek isteyen firma sayısı da hızlı artıyor. Kültür iş birliğimizi güçlendirmek için özel sektör önemli bir yol olabilir diye düşünüyorum. Bunların dışında iş birliğimizin çok büyük bir kısmı Avrupa Birliği fonları ve programlarından kaynaklanıyor. Su kalitesi, madencilik ve atıkların işlenmesi, yüzme suyu kalitesi gibi birçok alanda birlikte çalıştığımız projeler, programlar var. Askeri alanda son yıllarda çok dinamik bir ilişkimiz olmadı ama 1 ay önce Savunma Bakanı’mız Türkiye’ye geldi ve bu alanda ilişkilerin tekrar canlanmaya başlayacağını umuyoruz.

Fransız şirketler Türkiye’de daha çok hangi sektörlere ilgi duyuyor?

Neredeyse bütün sektörlerde Fransız şirketleri bulabilirsiniz. Otomotiv biraz özel ama bunun dışında; enerji, ulaşım, bankacılık, sigortacılık, gıda, turizm, denizcilik, kozmetik, bilişim ve daha birçok sektörde Fransız şirketler var. Son aylarda özellikle enerji ve havacılık alanlarına da büyük bir ilgi oluştu. Fransız yatırımcı ve firmalar Türk ortaklarla çalışmayı tercih ediyor. Çünkü çok kaliteli Türk firmaları var ve metot olarak daha faydalı olacağını düşünüyorlar.

JPEG

TÜRK FİRMALARINA KAPIMIZ AÇIK

Yurt dışına yatırım yapacak Türk firmaları için Fransa nasıl bir pazar? Sizin bu konuda Türk firmalarına ne tür önerileriniz olabilir?

Ben Fransa’da yatırım yapmak gerekiyor diye düşünüyorum. Birçok iş adamıyla Fransa’daki yatırım ihtimalleriyle ilgili görüştüm. Özel sektörde ilgi artışı var. Birkaç önemli isim dışında çok büyük yatırımcılar yok ama gelecekte ortaklık sayısında ve Fransa’daki Türk yatırımlarında bir artış bekliyoruz. Kapının her zaman açık olduğunu durmadan ifade ediyorum.

Fransa’nın Orta Doğu’da yaşanan olaylarla yakından ilgilendiğini görüyoruz. Özellikle Suriye konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Aslında bu konu üzerinde Türkiye ile aynı fikirdeyiz ve 2 yıldan beri mükemmel bir iş birliği yapıyoruz. İstanbul’da ’Suriye’nin Dostları’ toplantısında da el ele çalıştık. Türkiye, Fransa, İngiltere, Suudi Arabistan, Katar , ABD en aktif ülkeler olarak bu süreçte yer alıyor.

1915-17 olayları uzun süredir Türkiye ve Fransa arasında büyük sorunlar yaşanmasına ve ilşkilerin zedenlenmesine sebep oluyor. Sizce bu problem nasıl çözülebilir?

Bu konu hakkında üç prensibin çok önemli olduğunu düşünüyorum: Serin kanlı olmak, diyalog ve anlayış. 2015, özellikle Türkiye’de bir tehdit olarak görülüyor ama aynı zamanda bütün acıları kapatmak için de çok büyük bir şans olabilir. ’Ne yapabiliriz?’ diye sordunuz; tarihten daha açık bir şekilde bahsetmemiz lazım. Birkaç sene öncesine kadar Türkiye’de, Dogu Anadolu’da 1915’teki olaylar hakkında uzmanlar dışında hiç kimse fazla bir şey bilmiyordu. Tarih yavaş yavaş herkese açılıyor. Today’s Zaman ve Turkish Daily News bu konuyu çok daha açık bir şekilde konuşuyorken Türkçe yayın yapan gazetelerin biraz daha sınırlı ve temkinli olduğunu gözlemliyorum. Bu tür diyalogları sadece İngilizce kullanarak yapmak yeterli değil. Bugün Türkiye’de 80 bin civarında, Fransa’da ise 500 bin Ermeni kökenli insan yaşıyor. Bu durum doğal olarak Fransa’da bu konunun daha yoğun olarak konuşulmasını sağlıyor. 2015’e tekrar dönecek olursak, bilindiği gibi Türkiye’den bir jest bekleniliyor, yani top Türkiye’de.

Peki, Türkiye nasıl bir jest yapmalı?

Bütün ülkeler kendi geçmişleri hakkında zorluklarla karşılaşıyor ve onların toplumları ile ilgili bu jestleri ölçmeleri gerekiyor. Mesela geçen sene Cumhurbaşkanı’mız Cezayir’e gitti, işkence ve Cezayir’e uygulanan Fransız şiddeti hakkında çok açık sözler söyledi. Cumhurbaşkanı olarak hem Cezayir’in beklentisini karşılayacak hem de Fransız toplumunun kabul edebileceği kelimeler kullandı. Belki yeterli değil ama çok önemli bir adım oldu ve Cezayir Savaşı ile ilgili oluşan hassasiyeti karşılamış oldu. Geçen sene bizim savaş müzemizde bir sergi düzenlendi. Cezayir Savaşı’nı, direnişçilerin metotlarını, Fransa’nın bu dönem süresince yaptıkları ve kullandığı yöntemleri anlatan bir sergiydi. Burada saklı hiçbir şey kalmadı ve her şey açık açık konuşuldu. Fransa toplumu bu konunun tartışılmasına, açık ve şeffaf bir şekilde konuşulmasına ve yüzleşmeye başladı. Tarihinizde yaşadığınız sorunları konuşmak bir zayıflık değildir. Aksine devleti, devlet adamlarını büyütür ve yüceltir.

Fransa’da Hollande dönemiyle birlikte Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecinde ne tür gelişmeler ve değişiklikler bekleniyor?

İlk adım, Fransa’nın Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı hakkındaki geleneksel pozisyonunu değiştirmesi ve yeni başlıkların açılması yönünde görüş bildirmesi ile başladı. Bu önemli bir gelişme oldu, çünkü bugünlerde ekonomik büyüme krizi yaşayan Avrupa’da Fransa dahil hiçbir ülke genişlemeye çok sıcak bakmıyor. Bunlara rağmen Sayın Hollande dediğini yaptı ve yeni başlık açmak üzereyiz. Bunun dışında Cumhurbaşkanı’mız Türkiye’nin iç siyasetini araç olarak kullanmak istemiyor ve ilişkilerimizi tekrar güçlendirmek istiyor. Maalesef 20 seneden beri Cumhurbaşkanlığı seviyesinde Türkiye’ye bir ziyaret olmadı. Sadece G 20 çerçevesinde kısa bir ziyaret gerçekleşti. Bu yeni atmosferi güçlendirmek ve somutlaştırmak için Cumhurbaşkanı’mızın ziyaretini bekliyoruz.

ANKARA’DA EVİMİZDE GİBİYİZ

Ankara sizce nasıl bir şehir?

Paris’ten sonra en uzun süre yaşadığım şehir Ankara ve artık kendimizi evimizde gibi hissediyoruz. Bizim için Ankara’da en önemli şey insanlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ’Ankara’ adlı romanında da bahsettiği gibi açık, samimi, sıcak bir şehir ve bu bugün de pek değişmedi. Ayrıca Ankara’nın renkleri de bizi çok etkiliyor. Şimdi dışarıya bakabilirsiniz, doğanın renkleri çok güzel. Bazen renkler o kadar güzel oluyor ki şaşırıyoruz. Tunalı Hilmi’ye sıklıkla gidiyoruz, yürüyüş yapmayı seviyoruz ve bazen Elmadağ’a kadar gittiğimiz oluyor. Anadolu’yu dolaşmak da çok keyifli. Tatilimiz olduğu zaman arabayla Konya, Kapadokya ya da Amasra’ya gidiyoruz. Eskiden Gölbaşı’na gidiyorduk ama şimdi iş yüzünden şehir dışına, özellikle İstanbul’a daha çok seyahat etmem gerekiyor ve Gölbaşı’na gitmeye pek zamanım olmuyor. Son gezilerimizde Kastamonu, İnebolu ve Amasra’ya gittik, Kızılcahamam tarafından döndük. Beypazarı’nı gezdik, çok beğendik. Beypazarı’nın çok eski ve hoş bir atmosferi var. Karadut suyunu tattık ve bayıldık.

Sizi en çok etkileyen yer neresi oldu?

Bu soruya cevap vermek kolay değil, çünkü birçok yere aşık olduk. Bunlar arasında Nemrut Dağı, Ürgüp, Ortahisar, Kapadokya, Safranbolu, Pamukkale’yi sayabilirim. Biz aslında küçük kasabaları, izole olmuş ya da bilinmeyen yerleri keşfetmeyi ve görmeyi seviyoruz. Böyle yerlerde her zaman güzel sürprizler oluyor. Beyşehir’de, eski bir Selçuklu mescidi gibi...

Ailenizle birlikte Ankara’da daha çok ne tür aktivitelerle vakit geçiriyorsunuz?

Şu sıralar iş temposu çok yoğun. Hafta sonlarında eğer iş yoksa müzelere, sinemaya, konserlere gidiyor, ailece vakit geçirmeye çalışıyoruz. Sabine, müziği benden çok daha iyi biliyor ve ilgileniyor.

Türk mutfağını nasıl buluyorsunuz? En sevdiğiniz yemekler hangileri?

Bu soruya en doğru cevap şu: Kilo alıyoruz. Kilo aldık, durmadan mücadele ediyoruz. Özellikle Antakya ve Adana mutfağı mükemmel. Eşim için zor bir durum, tatlılar, baklavalar... Ben biraz daha kebap tarafındayım. Beyti kebabı ve Halep işi kebaba bayılıyorum.

Siz mutfağa girmeyi sever misiniz?

Fransa’da bazı denemelerim oldu ama o kadar başarılı değildim. Saatlerce mutfakta kaldım ama çocuklar 5 dakikada her şeyi yediler. Biraz tuzlu, acılı ve fazla sebze kullandığım yönünde eleştiriler aldım. Birkaç yemek denemesinden sonra basit yemeklere yöneldim ve ilk fırsatta yemek yapma işini Sabine’e devrettim. Emekli olunca mutfağa daha çok zaman ayırmak istiyorum. Mutfağımızın, kültürümüzün bir parçası olduğunu düşünüyorum ve bu kültürü kaybetmek istemiyorum. Herkes bu konuda az da olsa bir çaba göstermeli.

Kendinize ayırdığınız zamanlarda daha çok neyle meşgul olmak sizi dinlendirir?

Okumak, ilk sırada geliyor. Hem roman hem tarih kitapları okuyorum. Eskiden biraz daha aktif bir pul koleksiyonum vardı. Cumhuriyet Dönemi (90’lara kadar olan) pullarının tümü var bende. 90’lardan beri pek ilgilenemedim ve koleksiyonumda çok eksik var. Başkatip olarak 15 sene önce hayatım daha kolaydı ve kendime daha çok zaman ayırabiliyordum.

JPEG

OSMANLI TARİHİ OKUYORUM

Daha çok ne tür kitaplar okuyorsunuz?

Çok çeşitli kitaplar okuyorum. Bazen rastgele kitap seçip aldığım da oluyor. Türk dostlarıma sordum ve bana Zülfü Livaneli ile Sabahattin Ali’yi tavsiye ettiler. Türkçe tarih ve romanların yanında İngilizce ve Fransızca kitaplar da okuyorum. Balkan Savaşları dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü hakkında çok kitap okudum. Çok önemli bir dönem olduğunu düşünüyorum; bugün bu coğrafyadaki sorunların çoğu o dönemle ilişkili. Tabii ki tam olarak cevap bulamıyorum ama çok önemli ipuçları var. İlber Ortyaylı beyefendiyle sık sık konuşuyoruz.

Eski bir rugby oyuncusu olduğunuzu biliyoruz. Ankara’da oynamaya fırsat bulabiliyor musunuz?

90’larda Ankara’da hiç rugby takımı yoktu ve bu nedenle oynamayı bıraktım. Zaten artık oynamak da istemiyorum çünkü zor bir spor ve yaşlanınca sakatlanma riskiniz yükseliyor. Eğer oynarsam kesin hastanelik olacağım. Kendimi hala genç hissediyorum ama kaslarım artık eskisi gibi değil. Eşim de şikayetçi zaten, eskiden daha kaslı olduğumu söylüyor. Artık ODTÜ’nün rugby takımına maddi ve manevi destek veriyorum. Tabii genel anlamda spor yapıyorum, koşuyorum ve ağırlık çalışıyorum. Aslında göbeğimle daha iyi mücadele edebilmek için spor yapıyorum.

Müzikle aranız nasıl?

Tabii ki Fransızca şarkıları çok seviyoruz. Bizim biraz nostaljik bir zevkimiz var, 90’ların Türk pop müziğinden geniş bir CD koleksiyonumuz var. Zülfü Livaneli’nin ’Zor Yollar’ albümünü çok beğendim.

Türkiye’ye yerleşme gibi bir planınız var mı?

Hiçbir zaman Türkiye ile bağlarımızı koparmayacağız. Neden Bodrum ya da İstanbul’dan ev almıyorsunuz diye sorarsanız, henüz emin değilim ama böyle giderse çok fazla ev almamız gerekecek. Çünkü Türkiye’de gördüğümüz her yeri çok seviyoruz. Buradaki görevimden sonra da kesinlikle sık sık Türkiye’ye geleceğiz. Çok iyi dostluklarımız oluştu.

ÇOCUKLAR DA BABALARINA HAYRAN

Bir baba ve eş olarak Laurent Bili’yi nasıl tanımlarsınız?

Sabine Bili: Laurent evleneceğimiz zaman henüz diplomat değildi. Ben yargıç olacaktım ve yurt dışında yaşamak istemiyordum. Bu yüzden Laurent diplomat olmayacağına dair bana söz vermişti. Diplomat olmasını daha sonra kabul ettim.

Laurent Bili : Ama ben Sabine’i ikna etmek için iyi bir diplomat olarak hazırlık yaptım ve başarılı oldum.

Sabine Bili: Belki de kariyerim için en iyi seçim olmadı ama bu meslek tutku dolu olduğu için böyle bir karar aldık ve kabul ettim. Diplomat olarak yaşarken sıkılmıyorsunuz ve seçtiğimiz hayattan dolayı ikimiz de çok memnunuz. Laurent çok dikkatli ve ilgili bir eş. Çok şeyi paylaşıyoruz ve konuşmayı çok seviyoruz. Bazen aynı fikirde olmuyoruz ama konuşarak her şeyi çözebiliyoruz. Pekçok ortak noktamız var.
Bir baba olarak da Laurent’in mesleğinden dolayı çok vakti olmuyor. Ama çocuklarına yeni şeyler keşfetmeyi, öğrenmenin keyifli bir şey olduğunu aktardı ve aynı benim gibi çocuklar da babalarına hayran.

Laurent Bili: Bir baba olarak ’daha iyi olabilseydim’ diyorum kendi kendime. Özellikle Cumhurbaşkanı’mız ile çalışırken işime daha fazla önem verdim ve ön plana çıkardım. Biraz daha dengeli olabilseydi daha iyi olurdu diye düşünüyorum.

Yayınlanma tarihi: 20/06/2013

Sayfa başına dönmek için